21 Ağustos 2011 Pazar

Küçük kız, kadın ve ihtiyar hanım

Fotoğrafları kurcalamak, en çokta, içindekinden uzak kalanların sevdiği bişey. Yarasına tuz basmak gibidir, ama bu onların sanki yemek tuzlu olmayınca tatsızdır’ımsı bi şekilde olmazsa olmazlaştırdıkları bi sevgidir.
Sarı kapağında yalınayak bi kızın dolaştığı o çok merak ettiği kitabı dikkatini verememiş olmanın yenilgisiyle bir kenara bırakıp, aklını başından alan’ı içeren albümü açtı bilgisayarında. Bi fotoğraf geldi önüne. Makineye değil, makineyi elinde tutan kendisine bakmıştı O bu resimde. Öyle içten, belli ki gözlerinin içine içine. Sanki yanımdasın ama uzaksın diyor. Elini tutamıyorum’um sancısını çekiyo sanki yeni doğmuş gözbebeği. Buruk bi mutluluk bulaşmış eline yüzüne… Şirin ama. Hep olduğu kadar en az. Ama çok şirin. Hepi de çok zaten.
Fotoğraf alıp götürüyor onu, zamanı ve hayal kokusunu. Serçe gagası kadar sert gerçek, vuruyo kalbine tık tık tık tık. Ritmi de bu oluyor kalbinin, kuşun gagalayışından ibaret.
Beklemek bu gece, ne ağır. Aramamak, soramamak, korkmak ama susabilmek ne kadar zor.
Aslında öyle bir hal ki, bütün ömür susabilicek kadar küsmüş bi çocuk var oturan şurda, köşede. Elleri, başını gömdüğü dizini bağlamış, gözyaşlarıyla sulanan saçları sararıp filizlenip bukle bukle gömültüden uzamış bi kız çocuğu oturuyo kaldırımın köpköşesinde, küsmüş. Köhne ve karanlık içinde. Görebilmek için saçlarının sarı olduğuna, bambumsuluğuna inanmak gerekebilir. Ama nerden bilinicek?
Bi balkonda, demirlere çenesini dayamış, upuzun saçlı bi kadın var. Saati bilmiyor. Bakmıyor, gelir şimdi diye. O zaten 9da durmuş saatini hiç çıkarmayıp hep onunla birlikte o gün, “-Saat kaç? -9… -Şimdi kaç saat? -9 –Saati tahmin ediyim mi? –Evet evet 9!” muhabbetini yaptıkları günde durmuştu. Ama yıldızlar öyle yer değiştirmiş ki, anlıyor gecikilindiğini, gelinmeyeceğini. Susmak en çok onu delirtiyo. Işıltısı çok gözlerin buğusu da çok olurmuş. Mavi damlalarında rengi... Sokakta bir minik gölcük olmuş, mavi.
Bi gölge yansıyor perdeye. Bi ihtiyar hanım, o yaşının en hızlı adımlarıyla dolaşıp duruyor odada. Saati de biliyor, O’nu da. Bilir tabi, çünkü tecrübe kokuyor üstü başı, ne kadar yıkansalarda. Kızıyor kendine çok, kızdıkça alev alıyor tecrübe kokan saçları. Su istiyor, çığlıklarla. O suskunlukların hepsi bi atılmamış çığlıktır çünkü. Kaldırım köşesinde oturan çocuk, Aklını başından alan’ın “İyiki doğdum hediyesi” olarak gönderdiği sarı hırkasının turuncu tifani poşetini alıp, balkondaki uzun saçlı kadının sebep olduğu mavi gölcükten sular doldurup, koşup ihtiyarın alev almış beyaz saçlarına döküyor. Küller ve saçlar bembeyazlar dökülüyorlar çimen halıya. Sönüyor saçlar, dönüyor dünya. Üçü sarılıyor birbirine. Yağmurlar yağıyor odanın içinde. Tavana bulutlar çizmişlerdi onlar 27 yaşındalarken! Sırılsıklam aşık. Odadaki gözyaşları buharlaşıp, bulutlara bulaşıp, sonra damlamışlardı şıp şıp.

Hadi oyun oynayalım diyo küçük kız!

1
2
3
Tıp.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder