6 Temmuz 2011 Çarşamba

Tesell-i İstanbul

Tanışmamız; en yakın arkadaşımı benden uzun süre ayrı tutan, en çılgın amcamı buralara pek uğratmayan şehir diye olmasaydı. Hani diyorum nüfuz cüzdanımda doğum yeri kutucuğumu doldursaydı. O zaman “Bak, İstanbul’a girdik” deyince yanımdaki arkadaşım, gözlerim kocaman açılıp, yüzüm otobüs camına yapışırken, bir yandan el yordamı ile fotoğraf makinemi çantamdan çıkarma telaşım olmayacaktı. Çünkü benim O’nu ilk görüşümün heyecanı, hatırlayamayacağım kadar eskimiş bir hastane odası duvarı olacaktı. Çektiğim fotoğraflar her baktığımda, bu başka diyarlarda solurken, aynı mutluluğu yine vermeyecekti. Ayağımı ilk İstanbul’un yeryüzüne bastığımda, hemen karşımda balıklar, deniz, hemen arkamda bir tren yolu, başımın üstünde onun mavi gök yüzü, havası öyyyle ciğere çekilesi. İlk uğrağım birkaç adım sonrası, Gülhane Parkı. Ağaçlar hoş gelmişliğimden olsa gerek, dimdik upuzun oluşa rağmen yakın, saçlarımız birbirine karışırmış gibi, kimileri eğilmiş bakıyorlar sanki beni sevmiş hem tuhaf bulmuşçasına şirince dikkatli. Hastane odasına göre çok daha orijinal evet! Gördüğüm her, fena afilli. Oraya aşık delice, her içinde olanı kıskanan bir kalp atıyor bedenimde. Herkesin hakkında bir şeyler söyleyebileceği bir şehrin bu kadar az mı olur hissedeni. Aşk büyük olsun diye mi. Ya da ben mi onlara kıymetini bilemiyorlar muamelesi yapıyorum. Bu kadar sevilsin diye mi ben uzak büyüdüm ondan ve her şeyiyle zıt bir yerde… höh. Teselli.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder