3 Temmuz 2011 Pazar

Şurup

Her ölmemiş insan, bir bitmemiş hikâye. Hani tiyatro izlerken, içimde sahnede olma arzusu beliren ben, her bitmemiş hikâyenin bir kahramanı da olmak istiyor. Benim cebimde üç yüz elli bin atmış tane yara bandı var ve insanların da yaraları. Kendi söküğünü dikemeyen terzi gibi kendi yaralarım kanarken düşünüyorum bunları hem de. Ama ben denedim. Tutmadı. Yapışmadı. Çünkü başkaları için ürettiğimiz yara bantları, kendi yaramızda başkalaşmıştı. Hani çünkü hepimiz, kolay sanırız başkasının yaptığı işi. Çekilen kendi dişi olunca anlıyor ancak insan bişii. Kısa süreli… Çünkü yine üzgün bir surat gördüğümüzde, iç gıdıklayan pembe şuruba sarılırız hemen. Sonra sanırız ki işte oldu, mutlu, dimdik ayakta. Onun kolundaki yara bandını görürüz, yarayı değil. Ne kadar büyüktü yarası, ne kadar derindi biz bilmeyiz. Çorbamızdan bir miktar daha taslar, bilmişlik taslar kelimelerimiz, ne kadar alçak olsa da gönlümüz… Aslında mesele, o kabarık eteklerle, içine dönmekte. “Dili kalbe indirmekte” … Mesele annenin, burnunu kapayıp ağzına kaşığı tıkması değil, onların yara bandını tüketmekte değil, kendi şurubunu üretmekte. O zaman bunları konuşan biri, işte anındaki dilsiz, sessiz ve eşsiz biri, bunun derdinde. Şurubumun malzemeleri, oranları, hesapları… Aslında içinden geldiği gibi dökmelisin kalbini açıp, onu koca bir kazan sayıp; inancını, mandalinasını, huyunu, suyunu… Çünkü ancak kendin bilirsin sana neyin çare olacağını. Yaşamayı sevdiren neyse hikayende, ona yönelmen zor değil içindeki oklarla.
Her ölmemiş insan, bir bitmemiş hikaye. Ve her hikayenin baş kahramanı kendi başın. Düşün taşın kendine. Bitmesin hikayen.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder