1 Temmuz 2011 Cuma

Yer ve zaman: Karışmış, kişiler gibi.

Yağmur yağmış, kaldırımlar nemli, toprak kokmuş bina yığılı oluşuna rağmen şehrin. İçi sıkılmakta adımlarını sokak duyan birinin. Toz duman yükseliyor öksürdükçe ağzından. İçindeki tozlu fotoğrafları kurcalamakta belki de. bi tek içinde kopyaları olan kayıp fotoğraflar, derinlere indikçe daha ağlı, bakmak için almak zor, daha bağlı... Kendi kendine mırıldanıyor. Yürüyor. Tedirgin ediyor kedileri. Karıncalara basmıyor hiç. Çünkü karıncalar, kütüphanenin köşesine bırakılmış ananaslı dondurma parçalarını erimeden evlerine taşımalılar. sarı oluşu bütün dünya karıncalarının dikkatini çekmesine sebep olmuş olabilir. Koşuyorlar bu yüzden. Nemli kaldırımlarda yürüyenin kütüphaneye uzaklığı o kadar kocaman  ki, hiç karınca da ölmüyor hem. Deniz olsaydı keşke diyor, ben hır diye çınlasam o benden hırçın, ben ağlasam o benden ıslak, onun içinde inci ve bisürü mercanlar yaşar, benim mercanım bir tane. Yüzü yürüyor ama gönlü yüzüyor.  Birtanesi deniz olan bir şehirde...  Kızıp denizsizliğe, densizliğe, En'sizliğe... Yürüyor. Bi yol var, kaldırımı kocaman, yeni yağmur yağmış, bir telefon çalıyor. Sonra koşmaya başlıyor Ondan uzaklaşarak, çok hızlı koşuyor, en büyük şehirde, kimse yok koştuğu nemli kaldırımlarda, o ve sadece telefonla konuşan biri.. Geri dönüyor sonra, arabalar geçiyor yanından, sarı ışıkları var gülümseten... Koşuyor koşuyor koş.. Telefonla konuşan adamın önünde durduğunda, bir telefonla konuşan adam yok, büyük ağaçlar yok, uzuun nemli kaldırım yok, karıncalar da var!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder