4 Eylül 2010 Cumartesi

Aşkın Diyalektiği

Rasim Özdenören.

Bu adamın bütün kitapları, amcamın pek sevdiği bir yazar oluşu sebebinden, benim mutlaka okumam gerektiği düşüncesiyle evimize girdi. Çok ağır geldi evet. Ama onu anlamaya çalışmak beni cezbediyor sanırım. İlk çektiğim kitap "Aşkın Diyalektiği" .Hele bazı sayfalar varki okumak saatlerimi aldı. Ama çok keyif aldığım doğrudur.=) Kitabı bitirdiğimde "Nası yani?" ya da "eee?" gibi bir ifade olacak yüzümde diye düşünüyordum başında, ama aksine, kocaman gülümseme yayıldı yüzüme ve kocaman bir aşk büyüdü içimde. Yaratan'a ve yaratılan her şeye :) Kitaptan sevdiklerimin bazıları (:) :
(bu arada umarım kitaptaki sevdiğim sözleri blog'umda yayınlıyor olmak suç değildir, ismi cismi belli, değildir herhalde:d )


Boyaları zırhları tırnaklarınla söküp çözdüğünü sanıyorsun, ama her defasında onun altında başka zırhların, başka boyaların ortaya çıktığını ayrımsıyorsun, bunu ayrımsayarak daha bir hırsla boyalardan, verniklerden, zırhlardan ve sırlardan kurtulmanın çarelerini arıyorsun: ama kendini nereye kadar soyabilirsin ve daha nereye kadar gidebilirsin: bilinmiyor.



Kendinden kaçarken nereye varıyorsun?



Hiçkimse hiç kimse değildir ve hiç kimse hiçkimse değildir. Herkes ve her şey o'dur, fakat o, herkes ve her şey değildir.

"Her şey sensin!"



İnsanın sevgili üstüne öğrenmek isteyeceği şeylerin hepsini öğrenmeye talip olması abes mi sayılmalıdır? Onun daha önce gezmiş olduğu kumlukları ziyaret etme, onun ayaklarını bastığı farzedilen yerlere kendi ayaklarını yerleştirerek izleri izleme arzusu abes mi sayılmalı?



Sevilen sevdirmezse, seven sevemez, diyorlar. Bu, acaba, kalb de bir başına işe yaramaz mı demek oluyor?

Maşukun sitemini anlamayan kalb, ona sıkıntısını sunmak ister, isteğine gözyaşlarının dilini tercüman kılar; ağlar!

Umudun belirir gibi olduğu her defasında kapılar yeniden aşığın yüzüne kapatılır. İşte aşık bu hal içinde, sürekli kışkırtılmış bir konumda durur. Onun bu kışkırtılmışlık içindeki hali aşkının giderek körüklenmesine, ateşin giderek azgınlaşmasına yol açar.

Ona dışardan söz konusu eylemlerin bertaraf edilmesi ve bunun mümkün olduğu söylendiğinde, aşık belki de bunu söyleyene gücenir. Çünkü aşık, aşkının gücünü biraz da bu engeller sayesinde sınamaktadır.

Biz bir aşk ilişkisinde ; aşığın, sevgiliye daima ulaşılmaz bir mesafede olduğunu ve bu mesafenin teorik olarak asla kapanmayacağını düşünüyoruz. Bu mesafenin kapandığının düşünüldüğü yerde, aşk ilişkisinin de ortadan kalkacağını kabul ediyoruz. Aşk ilişkisi ortadan kalkar, fakat onun yerini alâlade bir sevgi ilişkisi alabilir, o başka.

Ateş genleşmenin, dışa doğru açılmanın, başkasına ulaşma arzusunun sebebidir. Soğukluk ise büzülmenin, kendi içine kapanmanın, başkasından uzaklaşmanın sebebini oluşturuyor.

Her defasında yeni vuslat arayışına girişen aşığın bu bitmez tükenmez teşebbüsü, vuslat denilen olgunun yakalanamazlığı ile ilişkilendirilebilir. Ve bir o kadar da, aşığı durmadan devindiren ve ona her defasında dereyi tepeyi bir hamlede aşma gücü, hevesi ve iradesi veren ateş ile...

Melek ise ancak kendisi için belirlenmiş sınırda durmakla melek sıfatına haiz olur. Sınırların aşılabilir oluşu(bu harama bulaşma anlamında söylenmiyor) Adem oğluna mahsus özelliklerdendir. Fakat kendi ateşiyle kavrulan aşığın bu sınırın nerede başladığını, nerede bittiğini bilmesini beklemek muhaldir. O, aşkın verdiği ateşle önünde hiçbir sınırın bulunmadığını sanmakta mazurdur.

Çünkü o yanmaya talipti ve yakmaya.

Ve mesela dünyevi zemindeki aşk olayının, aslında, hakikat zeminindeki maşuku bulmanın yalnızca bir ilk durağı olduğu ileri sürülemez mi?

Bilakis o, her bi durakta biraz daha yanarak piştiğini, pişerek bir sonraki durağa ulaşma umudunu, hevesini, arzusunu ve hepsinden önemlisi hakkını kazandığını farkeder.

İlahi aşk da vuslatsız olan bir olgu değil midir? Vuslatsızdır, çünkü doyumu mümkün olmayan bir arayışın ardından sürüklenilmektedir. Vuslatsızdır, çünkü vuslat diye bilinen her momentin(durağın) ardından bir yeni menzilin ucu görünmektedir.

"Aşk hikayesi kesilmez, sonu yoktur." (Necip Fazıl, Mektubat.)

Kıskançlık maşuka ait bir duygu, ama sadakatsizlik de maşuka ait...

"Sen sensen ben kimim? Ben bensem sen kimsin?"

Aşk, ilkin akılla başlıyor, ancak aklın iflası ile hedefine ulaşıyor.

Hayatın olmadığı yerde ölümde yok olur.

İnsan ancak ölerek ölümsüz olan bir hayata intikal edebiliyor.
"Öldün, bir daha ölmeyeceksin!" -Efendimiz(s.a.v.)-

Hayat, meçhul olandır.

Aşık kişi üzerinde düşünmeden de bilir: şk alış veriş değildir, aşk yalnızca veriştir!

Çılgın olanın en çılgınını denemek ister.

Vuslatı bir kez daha yaşasa, sonra bir kez daha, bir kez daha yaşasa, her defasında, hep aynı kanmazlık, yarım bırakılmışlık, ortada kalmışlık hissi, kişinin yakasını asla bırakmıyor ve o anın ebedi kılınması bir türlü başarılamıyor.
Bu yer yüzünde gerçekleştirilmesi imkan dışında bulunur.

Elimizin altında duran bir şeye aşık olmamız için sebep yoktur.

Vuslat, muklat vuslat ancak ölümle, ölüm halinde gerçekleşebilecektir.

Her vuslatta bu yüzden belki biraz da ölüm tadı vardır:hayatın tadıyla eşleşmiş olarak...

Aşka perdeleri yakan bir dert gerek!

Zıt unsurlar arasındaki çatışmada, aşık, o unsurlardan birinin yanında yer almayacak denli de kayıtsızdır onlara.

Narkissos:
"Ölmek yeğdir" diye bağırıyordu "olacaksa senin her şeyim"
Ekho başka bir şey söylemedi: "Senin her şeyim"

"Sen beni sonsuz kıldın, hoşlanıyorsun bundan. Durmadan boşaltıp taze yaşayışlarla dolduruyorsun bu tası.
"Bu sazdan kavalı derlerden tepelerden geçirdin; yeni bitmeyen ezgiler çıkardın ondan.
"Ellerin ölümsüz dokunuşunda sevinçle kaybediyor sınırlarını küçük kalbim, anlatılmaz bir anlatım yaratıyor.
"Tükenmez armağanların yalnız bu ufak ellerle geliyor bana.
Çağlar geçiyor, sen hala akıtıyorsun, dolacak yer var hala."
(Tagore'den çev: Ülkü Tamer)

Aşık olup olmadığına kişinin ancak kendisi teşhis koyabilir. Ve bu teşhis konuluncaya kadar sıradan biri olarak yaşayan insan, bu teşhisle birlikte "aşık" olarak anılmaya hak kazanır.

Elindeki ipi nereye bağlayacağını kestiremez, ipi bağladığı yerden çözer, tekrar bağlar, tekrar çözer ve bir gün, bir an kendi içine yönelir ve "Galiba ben aşıkım" der. İşte bu teşhisle birlikte katıksız aşık oluverir.

Aşık bizzat kendinin ardına düşmüş biri konumunda durmaktadır. Sürekli doğuya giderek Doğu'ya ulaşmayı uman birine benziyor o. Bir bakıma her an hedefin üzerinde bulunan, bir bakıma da hedefi daima kendisinden uzakta kalan birinin durumu..

O, Allah'ı ararken O'nu kendinde, kendi kalbinde buldu. Eğer kendini aramak üzere yola çıkmış olsaydı, o taktirde kendini de O'nda bulacaktı.

Kesinlikle okunası bir kitaptı :) öyküleri ise tamamen anlamak için fazlasıyla zorlayıcı ve sırf bu sebepten bile benim için nefes kesici. Saygılar Rasim abi:d

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder